12 Nisan 2013 Cuma

Cemal Süreya "Onüç Günün Mektupları"


“Artık sadece iletişim araçları var, iletişimin kendisi yok.” 
(Jean Luc Godard)

Blog yazılarımdan da belli olduğu gibi son zamanlarda sürekli mektup türünde kitaplar okur oldum. Ve okudukça da yaşamadığım çağlara özlem duyar oldum. Ne güzel bir şeydir insanın sevdiklerine mektup yazması, özenle göndermesi, eline geçip geçmediğinin telaşına düşmesi, merakla cevap mektubunu beklemesi. Heyecanlanması, hüzünlenmesi, sevinmesi. Değer vermektir mektup yazmak. Çabalamaktır. Anıdır. Geçmişin hatıralarına kanıttır. El yazısıyla yazılması, üzerine belki bir kaç damla gözyaşı akıtılması okuyanı paha biçilemez duygulara sevk eder. Artık günümüzde uzun uzun mektuplar yazmak gibi bir kültür kalmadı. Sesli harflerden yoksun kelimelerle, yarı Türkçe yarı İngilizce bir dilde sms "atmak", whatsapptan yazmak, e-mail göndermek, facebooktan dürtmek falan varken...ne gerek var oturup cümle kurmaya çalışmaya? Her şey ne kadar çabuk o kadar iyi! Çook önemli işlerimiz var, hepimiz çok yoğun insanlarız ya! Gelinebilecek en kötü nokta birbirine kuracak cümlesi kalmamış insanlar değil midir? Merak ediyorum  "ben napıyorum?" diye durup ne zaman soracağız? 

Gelelim Onüç Günün Mektupları'na;


Onüç günün mektupları, Türk şiirinin büyük ustası Cemal Süreya'nın 1972 Temmuz'unda, Okmeydanı SSK'da yatan eşi Zuhal Tekkanat'a yazmış olduğu mektuplardan oluşuyor.

Zuhal Tekkanat, Cemal Süreya'nın ikinci eşidir. Memo Emrah adında bir oğulları vardır. 

Aşk, tutku, şefkat, sevgi...Her türden duygu barındıran bu güzel mektuplar iyi ki yayınlanmış.  Teşekkürler Yapı Kredi Yayınları. O muhteşem ön sözü yazan merhum Erdal Öz'e de teşekkürler. 

Ne yapın edin bu mektupları okuyun...

Not: Süreyalizm blogunun sahibi Hakan Sipahi'den öğrendiğime göre Zuhal Tekkanat "Ondördüncü günün mektubu" adıyla bir kitap hazırlıyormuş :)


Kitabı, fonda Secret Garden çalarken okudum. Tavsiyemdir.










3 yorum:

teyze dedi ki...

müzik eşliğinde bir başka güzel oldu.insana ne aşk be dedirtiyor..

fizibilit Kadir Polat dedi ki...

Mektup başlığını görüp, Posta Kutusundaki Mızıka yı görememek, Secret Garden eşliğindeki hüzmüme şedde kattı.

ozermurat dedi ki...

Çok güzel özetlemişsiniz. İki hafta önce ben de bu konuda düşündüklerimi paylaşmıştım, çok değiştirmeden izninizle sizinle de paylaşmak isterim:
"Ben küçükken doğum günlerimiz aile arasında kutlanırdı. Biz çocuklar toplanır, annelerimizin yaptığı pastadaki mumları üfledikten sonra, pastayla beraber gazoz, evde yapılmış limonata içer, oyunlar oynardık. Çoğunlukla ilk sayfasına birkaç satır güzel dilekler yazılmış kitaplar hediye edilirdi. Özellikle de mavi kapaklı ve küçük boy Milliyet yayınlarının kitapları. Ya da nadiren de olsa, hemen her şeyi bırakıp peşinden sokağa fırladığımız bir futbol topu.
Yıllar geçtikçe kutlanan doğum günlerim azaldı, doğum günlerine gelen akrabalar, dostlar, arkadaşlar azaldı. Pastalar yapılmaz, mumlar üflenmez oldu. Sonra biz büyüdük ve doğum günlerimizi kutladığımız günler de anılarıyla birlikte geçmişte kaldı. Zaten okulun kapalı olduğu yaz dönemine denk geldiğinden, kimseler bulunmaz oldu. Okullar kapandığında ya tatile, yazlıklara, ya da memlekete akrabaların yanına gidildiğinden kimseler kalmıyordu Ankara’da. Ben de hem bir önceki yılbaşına, hem de bir sonraki yılbaşına en uzak olan bu günde ya yollarda, ya da tatilde olmaya başlamıştım zaten!
Hiç doğum günümde gelmedi ama, postacımız eskiden yılbaşlarında, bayramlarda tebrik kartı getirirdi. Diğer zamanlarda da elle yazılmış mektupları. Sonraları postacı bisikletiyle daha az görünür oldu mahallede. Gelen mektuplar azaldı, postacının yerini kargocu, mektupların yerini fatura ve bildirimler aldı. Arkadaşlarımdan, dostlarımdan gelen yaklaşık 400 tane çok değerli mektup ve kart, arşivimde bekliyorlar. Belki bir kez daha okunacakları günü hayal ederek!
Ardından dijital teknoloji yaygınlaştı. Özenle yazılarak postaya verilen mektuplar, ruhsuz ve özensiz e-postalara dönüştü önce. Sonra hızına yetişemediğim değişik sosyal medya aracıları yerleşti hayatımıza. Eski dostlarımızı, çocukluk ve okul arkadaşlarımızı bulduk sayesinde. Hatta her an ceplerimizde taşımaya bile başladık. Eskiden adına pul denilen, arkası yapışkanlı kağıt parçalarının hayatımızda bir anlamı olduğu yıllara göre daha sık haberleşir olduk dostlarımızla. Ama çoğunlukla sanal ve tam olarak ne olduğunu adlandıramadığım bir şeylerden yoksun bir şekilde.
Gittikçe hızlanan hayatı, sadece makinelerin bize öğrettiği kısaltmalardan oluşuyor sanan ve savunan büyük bir çoğunluğun olduğunu biliyorum. Her şeyin artık çok çabuk tüketilerek değersizleştiğini de. Hatta bu çoğunluğun ilk bir iki satırdan sonra bu yazdıklarımı okumaktan vaz geçeceğini de…"
Saygılarımla...