8 Ekim 2012 Pazartesi

Hayat Değiştiren Kitap: Martı Jonathan Livingston


Martı Jonathan Livington, Richard Bach tarafından kaleme alınmış; sürüdeki diğer martılardan farklı olarak "öğrenmek" ve "gelişmek" isteyen yeniliklere açık, meraklı bir martının yaşamını anlatan fabl tadında bir öykü. 



Motive ediciliği çok yüksek bir kitap, asla düşmemeyi değil düştükten sonra nasıl daha sağlam ayağa kalkılır motivasyonunu veriyor.

Onlarca kişisel gelişim kitabı okumak yerine sadece 1 saat ayırdığınız takdirde daha yeni ve taptaze ufuklara sahip olup, ertelediğiniz her şeye, umut etmekten vazgeçtiğiniz hayallerinize "neden olmasın?" diyerek coşkuyla sarılabilirsiniz:)




***

"En yüksekten uçan martı, en uzağı görendir."

"Artık yaşamak için bir nedenimiz olmalı; öğrenmek, keşfetmek, özgür olmak gibi."

"Bizi sınırlayan her şeyi bir tarafa atmalıyız."

"Düşüncelerinizin zincirlerinden kurtulun, bedenlerinizin zincirlerini kırın."

"Görünenlerin hepsi sınırlıdır. Anlayarak bakmaya, bildiklerinin ötesine geçmeye çalış."

"Düşündüğün en son hızda herhangi bir yere uçabilmek için daha şimdiden oraya vardığını kabul etmelisin."

"Eğer ne yaptığını iyi biliyorsan her zaman başarırsın. Başarmak için ne yaptığını bilmek gerek."

"O, korkuyu yenmenin gururuyla, haz alarak yaşıyordu."

"Onu üzen şey yalnızlık değildi; diğer martılar uçmanın keyfine varamamış, uçmalarıyla gurur duyamamışlardı. Gözlerini azıcık aralayıp ileriye bakmayı reddetmişlerdi."

"Yaşamak için ne çok neden var! Balıkçı teknelerinin etrafında o rutin, sıkıcı dönüp dolaşmadan başka nedenler de var yaşamak için. Cehaletimizi kırabiliriz, becerilerimizi, yeteneklerimizi ve zekamızı kullanarak kendimizi bulabilir, kendimiz olabiliriz. En önemlisi, özgür olabiliriz! Uçmayı öğrenebiliriz!"

"Onurlandırılmak istemiyorum ben. Lider olmayı arzulamıyorum, ben sadece öğrenmek istediğim şeyleri onlara göstermek istiyorum."

***

Ayrıca Yaşar Kurt'un Martı Jonathan Livingston üzerine yaptığı bestesini unutmamak gerek:)


6 Ekim 2012 Cumartesi

"Bir kitap okudum hayatım değişti" kitabı: Yüzyıllık Yalnızlık


Üç gün içinde ara vermeden okuduğum (zaten cümleler o kadar betimleyici, uzun ve dolu ki okumaya başlayınca elden bırakması zorlaşıyor.), kimi zaman benzer isimler arasında kaybolduğum, aile yalnızlaştıkça ev tenhalaştıkça hüzünlendiğim hatta o evde yaşıyormuşçasına kendimi kaptırıp suratımı astığım, kimi satırlarında gülümseyip kimi satırlarında gözlerimi fal taşı gibi açtığım bu kitapla ilgili ne söylersem söyleyeyim hissettiklerimin %1 ini bile ifade etmeyeceğinden emin olduğum, inanılması güç olayları günlük yaşamın parçası tadında sunup büyüleyici gerçekliği en iyi tanımlayan, "bir kitap okudum hayatım değişti" cümlesindeki kitap olsa olsa bu kitaptır. 

Yalnızlık teması öyle sessizce, derinden ve belki de sinsice işleniyor ki içinize, bittiği zaman beyninizden vurulmuş gibi hissetmeniz çok olası. Her sayfası olaylarla çevrili olduğundan, sadece anı yaşıyormuş gibi öncesi sonrası yokmuş gibi hissettiriyor. Senfonik bir destansılık var.Ve ölüm bu kitapta çok olağan. Sonlara doğru kitapla aramda öyle bir bağ oluştu ki, bitmesin istedim sonu olmasın diye yavaş okumak istedim.

Uykusuzluk salgını, yıllarca durmadan yağan yağmur, tanrının fotoğrafını çekmeye çalışan bir dede, evi yiyen karıncalar, güzel bir kızın göğe yükselmesi gibi doğaüstü olaylar kitabı çok nev-i şahsına münhasır kılmış. Anlatımı büyüleyici kılan bir çok satırla dolu. Mesela şu kısma bayılmıştım:

"Jose Arcadio, yatak odasının kapısını kapar kapamaz evde bir silah sesi çınladı.Kan, kapının altından süzüldü, oturma odasına geçti, sokağa çıktı, inişli çıkışlı yoldan karşıya ulaştı, kaldırımları indi çıktı, Türkler Sokağı'nı geçti, önce sağa, sonra sola saptı. Buendiaların evinin tam karşısına geldi kapalı kapının altından sızdı halıları kirletmemek için duvar diplerinden dolanarak salona geçti, oturma odasına girdi, yemek masasının çevresinde geniş bir kavis çizdi, begonyalı terasa uzandı, Aureliano Jose'ye matematik dersi veren Amaranta'nın sandalyesinin altından görünmeden süzüldü, kileri geçti, ekmek pişirmek için tam otuz altı yumurta kırmak üzere olan Ursula'nın bulunduğu mutfağa girdi."

Kitabın arkasında Yüzyıllık Yalnızlık ile ilgili yazar Gabriel Garcia Marquez'den şu sözler var:

 "Yüzyıllık Yalnızlık'ı yazmaya başladığımda çocukluğumda beni etkilemiş olan her şeyi edebiyat aracılığıyla aktarabileceğim bir yol bulmak istiyordum. Çok kasvetli kocaman bir evde, toprak yiyen bir kız kardeş, geleceği sezen bir büyükanne ve mutlulukla çılgınlık arasında ayrım gözetmeyen, adları bir örnek bir yığın hısım akraba arasında geçen çocukluk günlerimi sanatsal bir dille ardımda bırakmaktı amacım. Yüzyıllık Yalnızlık'ı iki yıldan daha kısa bir sürede yazdım, ama yazı makinemin başına oturmadan önce bu kitap hakkında düşünmek on beş, on altı yılımı aldı. Büyükannem, en acımasız şeyleri, kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü olağan şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin, onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. Yüzyıllık Yalnızlık'ı büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım. Bu romanı dikkat ve keyifle okuyan, hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şey anlatmamıştım, kitabımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız."



                                                    ***

"İnsanın oturduğu toprakların altında ölüleri yoksa, o adam o toprağın insanı değildir."

"Kadının duygularını irdelemeye başladı; Öylesine derine indi ki, ilgi ararken aşk buldu. Çünkü kendini kadına sevdirmeye çalışırken sonunda kendisi ona aşık oldu."

"İnsan ölme zamanı geldiğinde değil, ölebildiği zaman ölür."

"Ömrünü zehir eden inatçılığı yine herkesin sandığı gibi kötü yürekliliğinden değildi de, sınırsız bir sevgiyle aşılmaz bir korku arasındaki ölümcül çatışmanın sonucuydu."

"Yalnızlık, anılarını ayıklamış, yaşamın yüreğinde biriktirdiği özlem dolu süprüntüleri yakmış, geriye en acı anıları bırakarak onları arıtmış büyütmüş, sonsuzlaştırmıştı."

"O çileden çıkartıcı suskunluk ve ürkütücü yalnızlıktan hem kaçmak, hem de hep orada kalmak isteğine daha fazla dayanamıyordu."

"Ne gamın ne tasanın yanına hiç uğramadığı bir taş gibiydi. Yalnızca o günlerde, arapsaçına dönmüş yüreğinin sonuna dek bocalamaya mahkum olduğunu biliyordu."

"Bir dakikalık uzlaşma ömür boyu arkadaşlıktan daha iyidir."

"Ölümü umursadığı yoktu, ama yaşam çok şey demekti. O yüzden de idam hükmü verildiği andaki duygusu korku değil, özlem oldu."

"İnsanın en iyi dostu ölmüş olan dostudur."

"Yaşamla hesabını kesin olarak kapatırken kendi insanlarını düşündükçe duygulanmıyor, en çok nefret ettiği kişileri aslında nasıl sevmiş olduğunu anlamaya başlıyordu."

"Melquiades, "Bilim uzaklığı oradan kaldırdı" diye fetva verdi. "Çok yakında insanoğlu evinden dışarı adım atmadan dünyanın neresinde ne oluyorsa görebilecek."

"Koca tekne, yalnızlık ve unutulmuşluğun yarattığı, zamanın yıpratıcı etkilerinden ve kuş pisliklerinden korunmuş kendine özgü bir oylum içindeydi sanki."

"Neredeyse kızı olacak yaştaki Remedios'un, yani yargıcın kızının hayali, içine dinmeyen bir sızı düşürmüştü. Bu ayakkabısında taş varmış gibi, yürürken insanın canını acıtan somut bir sızıydı."

"Canayakın ve içten görünmesine rağmen içe dönük bir kızdı, yüreğinden geçenleri kimseye açmazdı."

"Onda yalnızca hüzünlü bir yalnızlık buluyordu."

"Sanırdınız ki, gündüz akşama kadar dokuyor, dokuması bitmesin korkusuyla da gece sabaha kadar söküyordu. Bu işi yalnızlığını unutmak için değil tam tersine yalnızlığını yoğunlaştırmak için yapıyordu."

"Geleceğin belirsizliği, yüreklerini geçmişe çevirmişti."
         

12 Eylül 2012 Çarşamba

İstanbul'da Kitap Okunacak Mekânlar; Kütüphaneler, Parklar, Kitap Kafeler


Amaç bilgi almaksa ve merak varsa bilginin alındığı yerin ve nasıl alındığının çokta önemi yoktur. Evde kitap okumak her zaman daha iyi bir seçenektir. Kendiyle baş başa kalan kişi daha verimli okuma gerçekleştirir, iç dünyasında daha iyi yolculuk yaparak kitabı sindirerek okur.

En azından bende durum böyle işliyor, ama bir grup insan da var ki evde ki dikkat dağıtıcı unsurlar (internet bağlantısı, televizyon, telefon) nedeniyle eline bir kitap alıp okumaya başlayamıyor. Başlasa dahi konsantrasyon sağlayamıyor. Bu gruptaki insanlar için televizyondan, internetten, belki evdeki karmaşadan uzaklaşarak kitap okumaları için mekan araştırmaları yaptım, bu yazıda o mekanları tanıtmaya/hatırlatmaya karar verdim. 

Kitap okumak / araştırma yapmak dediğimizde aklımıza ilk gelen yerler kütüphanelerdir şüphesiz. 


İstanbul' da ilk aklıma gelen kütüphanelerden birisi Taksim' de bulunan Atatürk Kitaplığı. Kütüphaneden yararlanmak için üye olmak gerekli değil, sadece ödünç almak isterseniz bu şart aranıyor. Hafta içi 09.30- 19.30, hafta sonu 9.30-18.00 saatleri arasında açık. Koleksiyonunda 228 bin kitap, 20 bin dergi, 10 bin gazete cildi, 445 albüm, 12 bin 320 kartpostal, 10 bin harita, dört bin 400 yazma, 565 salname, 334 takvim ve 49 atlas bulunuyor. Ayrıca Türkiye'nin en iyi kütüphanesi seçilmiştir. 


Peki Taksim Atatürk Kitaplığı'na nasıl gidilir? Taksim'in arka tarafında Gümüşsuyu bölgesinde yer alır, AKM'nin solundan aşağı doğru yürüdüğünüzde otobüs duraklarının karşısında olmasıyla ulaşılması oldukça kolaydır.İstanbul'da bulunan diğer kütüphanelere buradan ulaşabilirsiniz.


Kitap okumak için kütüphaneleri boğucu bulanlar, kapalı mekanlardan haz etmeyenler ise Gülhane Parkı'nı, Yıldız Parkı'nı, Emirgan'ı tercih edebilirler.


Ben içlerinden en çok Gülhane Parkı'nı tercih ediyorum, hem tramvayla rahat ulaşım sağlıyorum hem de hafta içleri oldukça sakin oluyor. İsterseniz çimlere yayılıp negatif enerjilerinizi toprağa atabilirsiniz, ya da Setüstü Çay Bahçesi'ne çıkarak bir demlik çay eşliğinde kitap okuyabilirsiniz.


Ve gelelim kitap kafelere.Bana yakın bir kitap kafe bulunmadığı için bu kültüre biraz yabancıyım. Ev dışında pek konsantrasyon sağlayamasamda, okul dönüşlerinde Kahve Dünyası'nda gerçekleştirirdim bu aktiviteyi ama evdeki gibi olmuyor kesinlikle.


İstanbul'da bulunan kitap kafeleri araştırdığımda ise gözlemlediğim kadarıyla pek fazla bulunmamakla birlikte en bilinenlerinden biri Taksim' de İstiklal Caddesi üzerinde bulunan Ada Kitap Cafe. Özellikle mimarisi harika. Ortamı nasıldır, ne tip müzikler çalar henüz gitmediğim için bilgi veremiyorum ama ilk gittiğimde burası ile alakalı bir yazı yazacağım kesin.


Not:

Bütün bu mekanlardan maksimum verim alınabilmesi için ise kesinlikle bilgisayarınızı evde bırakın ve telefonunuzu kapatın :)

Fotoğraflar bana ait değildir, alıntıdır.

Bu konu ile alakalı bir başka yazıya buradan ulaşabilirsiniz. 


10 Eylül 2012 Pazartesi

Elif Şafak ve Firarperest

Firarperest, Elif Şafak'ın gazetedeki köşe yazılarından oluşan bir deneme kitabı.


Elif Şafak, bir kesim tarafından çok sevilen bir kesim tarafından da aşağı çekilen yazarlardan. Yazarın popülaritesinden ötürü kitaplarına karşı hep mesafeli bir yaklaşım gösterdim bugüne dek. Lise yıllarımda Aşk kitabını okumaya başlamıştım ama ne yaptıysam sonunu getirememiştim ya tasavvufa karşı bir sıcaklık besleyemememdendi ya da toyluğuma denk geldi, ama yine de Elif Şafak' a karşı bir önyargı beslememek için savaştım ve Siyah Süt kitabını okudum. Oradaki eğlenceli anlatımı beni çekmişti ama yine de benim için çok önemli yazarlar arasında olduğunu söyleyemeyeceğim belki kitaplarından doğru seçimler yapıp okumadığımdandır, o yüzden hâlâ; "beğenmiyorum" demek aşamasına gelmek istemiyorum

Firarperest kitabı da sürekli gözüme çarptığı için ve kitabın isminden dolayı bir yakınlık hissettiğim için dayanamayıp aldım. İçinde dişe dokunur cümleler var evet ama kitabın genelinde bir özensizlik varmış gibi. Sanki çıkmış olması gerektiği için alelacele bir basım yapılmış gibi. Kitabın kapağında yazarın fotoğrafının olması fikride biraz itici ve popülerlik kaygısına düşülmüş izlenimi vermiyor değil. Ve bazı cümlelerinde, anlatımında tekrarlara sık düşülmüş.Tabii ki eleştirmek haddime değil ama bir ısınamadım Elif Şafak' a gitti.

Kendisinin popülerliğini ve beğenilen kitaplar çıkardığını düşünecek olursak onun için çok alelade bir kitap olmuş. Belki bir hikaye veya roman değil köşe yazılarından oluştuğu için basit gelmişte olabilir. Benim için "bitse de gitsek" kitaplarından biri oldu.Tam tatilde okunacak, bir olay örgüsü olmadığından kolay bitecek kitaplardan yani. Dediğim gibi yine de rezalet değil. Ama zannediyorum ki bir daha Elif Şafak okumakla vakit kaybetmeyeceğim.


Kitabın en güzel yanını ise M.K. Perker' in çizimleri oluşturuyor.

Ve okuduğumda bir kenara not almak için hamle yaptıklarım...






                         

24 Temmuz 2012 Salı

Hayat Değiştiren "Filmler"

İzledikten sonra hayata olan bakış açısını etkileyen, sinemadan çıkmış yürürken gerçek hayata uyum sağlamakta zorlandıran, bir kaç gün etkisinden çıkılmasının zor olduğu, hayat değiştiren filmler listemin ilk bölümünü paylaşmak istiyorum sizinle.

The Eighth Day (Sekizinci Gün)








Georges(Pascal Duquenne), Down sendromundan muzdarip, özürlü biridir. Bir tedavi merkezinde yaşamaktadır. Harry(Daniel Auteuil) ise bir iş adamıdır. İş yaşamında çok başarılıdır ancak özel yaşamında işler yolunda gitmez. Karısı onu terk ettiğinden beri sefil durumdadır ve kızlarına da yeterince vakit ayıramamaktadır. Bir gün az kalsın arabayla Georges'u ezecek gibi olur. Bu tuhaf tanışmadan sonra onu başından savmaya vicdanı elvermez ve sıradışı birliktelikleri başlar. 8 gün boyunca yaşananlar Harry'i çok değiştirecektir.

Dead Poets Society (Ölü Ozanlar Derneği)
1959 yılında geçen film, John Keating (Robin Williams) adlı çok başarılı ve bir o kadar da farklı olan edebiyat öğretmeninin çok disiplinli bir erkek okulu olan Welton Acadamy'de (takma adı Hell-ton) öğretmenlik yapmaya geldiğinde başlar. Bay Keating, çoğu baskı altında olan öğrencileri edebiyat ve şiirin bambaşka dünyasıyla tanıştırır. Onlara özgürlüğü, hayatı yeniden anlamayı, dünyaya farklı açılardan bakmayı öğretir. Ancak Welton Akademisinin felsefesine tam örtüşmeyen bu ders anlatımı akademi yönetimi tarafından da gözden kaçmayacaktır. Okul müdürü Bay Nolan, yeni edebiyat öğretmenini, öğrencilerinden birinin intiharı üzerine, sorumlu görmüştür. Bunu bahane ederek edebiyat öğretmeni Bay Keating'i okuldan ayrılmaya zorlamıştır, fakat bu ayrılığa onu anlayan öğrencilerinin verdiği tepki Bay Nolan'ı hayatı boyunca yaşadığı belki de en utanç duyacağı anına sürükler ve film biter.

The Elephant Man (Fil Adam)
David Lynch, 8 dalda Oscar® adayı filminde John Merrick'in gerçek ve son derece çarpıcı hayat öyküsünü anlatıyor. Victoria dönemi İngilteresinde yaşayan John Merrick, ender görülen bir hastalık yüzünden ileri derecede şekli bozuk bir bedene ve yüze sahiptir. Gezici bir kumpanyada Fil Adam takma adıyla sergilenmekte ve kafes hayvanı muamelesi gördüğü çok zor bir hayat geçirmektedir. Dr. Frederick Treves (Sir Anthony Hopkins) adında genç bir cerrahın onu içine hapsolduğu korkunç hayattan kurtarmasıyla hiç alışık olmadığı güzel bir dünyaya adım atar. Ancak acı ve korku dolu geçmişi Merrick'i bu yeni dünyada da takip edecektir.

 Into The Wild (Özgürlük Yolu)
Genç Christopher McCandless’ın (Emile Hirsch) ilham veren gerçek hikayesinden uyarlanan Into the Wild, rahat ve konforlu yaşamını terk ederek Alaska’nın kırsalında hayatının en büyük meydan okumasını gerçekleştirmek ve özgürlüğü yaşamak için yollara düşen Christopher’ın hikayesini anlatıyor. Filmin senaryo yazarı ve yönetmeni Sean Penn’e yıldız oyuncular William Hurt, Marcia Gay Harden, Vince Vaughn, Catherine Keener ve Hal Holbrook eşlik ediyor. Özgürlüğe Giden Yolda, “güzel olduğu kadar heyecan verici, eğlenceli ve çoşkulu.”

The Pianist
Wladyslaw Szpilman, savaş patlak verdiğinde 27 yaşındaydı ve Polonya'nın geleceği en parlak konser piyanistlerinden biriydi. Luftwaffe'de radyo istasyonu bombalandığında Chopin'in C minor Nocturne'nü çalıyordu.Tüm Yahudiler gibi o ve ailesi de evlerinden çıkartılarak Varşova gettolarına sürülmüştü. Bu çok yetenekli genç adam yeni yaşamında karaborsacıların ve işbirlikçilerin eğlendiği barlarda çalmaya başlamıştır.İşte bu işbirlikçilerden biri onu ve ailesini ölüme götüren esir kampı trenlerinden birinden kurtarmıştır. Savaş fısıltıları, direnişçiler ve sürpriz bir Alman subayı sayesinde Szpilman savaşta hayatta kalmayı başarır.

     The Shawshank Redemption
Şaibeli bir şekilde karısını öldürmek suçundan Shawshank Hapishanesi`ne gönderilen bankacı Andy Dufresne (Tim Robbins), burada hiç alışık olmadığı bir hayat mücadelesi vermeye başlar. Hapishanede tanıştığı Ellis Boyd Redding (Morgan Freeman) ile aralarında mükemmel bir dostluk oluşur. Bir süre sonra Andy'nin hayata bağlı tavırları hapishanedeki mahkumları bile etkilemeyi başarır.

Yes Man (Bay Evet)
Filmde Jim Carrey, kendi kendine yardım programına yazılan Carl Allen adlı bir adamı canlandırıyor. Söz konusu program tek ve basit bir ilkeye dayanmaktadır: Her şeye “evet” demek. İlk başta, evet gücünü açığa çıkarmak Carl’ın hayatını inanılmaz ve beklenmedik biçimlerde değiştirir, ama çok geçmeden anlar ki hayatını sonsuz olasılıklara açmanın bazı olumsuzlukları da olabilmektedir.

Kaynaklar: Sinemalar Wikipedia

9 Temmuz 2012 Pazartesi

Tezer Özlü'den "Kalanlar" ve "Çocukluğun Soğuk Geceleri"


Tezer Özlü ve Yaşamın Ucuna Yolculuk hakkında yazdıklarım burada.

Yaşamın Ucuna Yolculuk kitabını okuduktan hemen sonra bu kadın ne yazdıysa okumak istiyorum dürtüsüyle Çocukluğun Soğuk Geceleri ve Kalanlar'ı edindim.





Bu kitapta Tezer'den "Kalanlar" var.
Ardında bıraktıkları, yaşadığı anların notları.
Hiçbiri yayımlanmamış.
Ama yayımlanmak üzere yazılmış.
Evet, anları severdi Tezer.
Onları yazdı. Acıyla, yalnızlıkla,
ama aynı zamanda coşkuyla, aşkla dolu anlarını.
Anlarının anılarını.
Başkaldırma anlarının.



En sarsan cümleler;
"Birdenbire çok yorulduğumu, taşıyamayacağım kadar yaşantı üstlendiğimi ölürcesine algıladım. Kitapsız, sanatçısız, tartışmasız bir yaşamın özlemi sardı benliğimi."

"Şimdi neden bu kadar çok sevdiğimi anladım, çünkü kendim ölmüştüm ve yalnızca başkalarının canlılığını algılayabiliyordum."

"Bir şeyin değişeceği beni ürkütüyor, bir şeyin değişmeyeceği de."

"Hiç kimseyle yaşlanmak istemiyorum, kendimle bile."

"Yalnızca seninle yatarken sadığım sana, bu bile fazla."

"Bugünden sonra acıyı mutluluk olarak tanımlayacağım."

"Yalnız yaşı olmayan ve dünyaları kendi içlerinde taşıyan insanlara dayanabildiğimi görüyorum."

"Çok ender yaşanan kimi aşklar gibi. Öyle bir aşk yaşamışsındır ki, bir daha artık böylesini yaşayamam dersin. Aşk sözcüğüne anlamını veren, bedeninin tüm hücrelerinde, sinirlerinin her atomunda duyduğun bir duygudur. Sonra bir gün, bir rastlantı, yeniden aynı heyecan, aynı coşku, aynı yoğunlukta yaşanan anlar... İnanamazsın. Bir düşteyim sanırsın. Kitaplarda benim için öyledir."

"Bazen bir şey yaşarken olaya dışardan bakıp, o olay yazmak için yaşadığım duygusuna kapılıyorum. O zaman içimden bir ses, karşındakine haksızlık ediyorsun, diyor. Olmaz böyle bir şey diyor. Olayın içine girmeye çalışıyorum. o zaman da kendime haksızlık ediyormuşum gibi oluyor. böylece kendi özüm ve gözetimim (yazmam için) arasında gidip geliyorum."


Çocukluğun Soğuk Geceleri, Tezer Özlü'nün ilk romanı olma özelliğini taşıyor. 



İçeriği; Ev, Okul ve Okul Yolu, Leo Ferre'nin Konseri, Yeniden Akdeniz olmak üzere dört ayrı bölümden oluşuyor. 

Anlatımının yalın, düz ve akıcı olmasının yanında samimi ve bunalımlı bir derinliğe sahip. Okuduktan sonra karmaşıklaştıran, sorgulatan tuhaf bir acıtıcılığı var bu kitabın. Mutluyken okunsa hissedilemez yaşadıkları, mutlu eden bir kitap değil..Unutulan gerçekleri yüze vuruyor, hafif buruk birazda melankolik durumdayken okunduğunda değeri daha bir anlaşılır.

En sarsan cümleler;
"O öleli ikinci sonbahar geliyor. Sanki karşımda. yudumladığı konyağın tadını içine sindirmeye çalışıyor, gözleri yorgun. gözleri insancıl. gözleri dalgın. duyguları uzaklarda. Sevişip, ölüm sessizliğine gömülmek ister gibi. Ölüm sessizliği çok genç buldu onu, karı koca olamadık. gerçek dost da olamadık. bir kitapta okumuş, bir filmde izlemiş gibiyim beraberliğimizi. bir konserde dinlemiş gibiyim. severek anımsanan bir kitap gibi bile değil."

"Pazar günleri... şimdilerde...sokak aralarından geçerken...gözüme pijamalı aile babaları ilişirse, kışın yağmurlu gri günlerde tüten soba bacalarına ilişirse gözlerim.. evlerin pencere camları buharlaşmışsa.. odaların içine asılmış çamaşır görürsem...bulutlar ıslak kiremitlere yakınsa, yağmur çiseliyorsa, radyolardan naklen futbol maçları yayımlanıyorsa, tartışan insanların sesleri sokaklara dek yansıyorsa, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek............ isterim hep."

"Arkadaşlarıma belli etmemeye çalışıyorum. onlar şakacı, özgür "beni" arıyor. bulamıyor. onların dünyasında iniş çıkışlar bu denli büyük değil. onların dünyasında coşku delilik derecesine varmıyor. onların dünyasında bunalım ölüm korkusuna belki de ölüm isteğine dönüşmüyor."

"Onlar dolmuşa biner gibi evlenip iner gibi boşanmıyor."

" Bu dayanılmaz sessizlik ve isteksizlik, eylemsizlik ne? Uyanır uyanmaz saplantılarla başlıyor gün. Yataktan hiç çıkamıyorum."

"Ölüm düşüncesi izliyor beni. Gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum. bunun belli bir nedeni yok, yaşansa da olur, yaşanmasa da. bir kaygı yalnız. beni, kendimi öldürmeyi denemeye iten bir kaygı."

"İşte gene kendimi ele verdim, ancak deliler atlar balkondan."

"Çünkü sinir hastalığı da bulaşıcı bir şey, hem öyle mikrop almakla değil, bir insanın umutsuzluğunu derinden algılamakla bile geçebilir."

"Dünya hızlandı. Beynim kafamdan uçuyor, Beynimle düşüncelerimi sınırlamam olanaksız."